Cafepaylas Arama Motoru
 

 
CafePaylas Reklam Bölümü

Geri git   CafePaylas.CoM - Sanal Dünyanın En Gerçek FORUMU > Eğitim > Üniversiteler
Kayıt ol SSS Üye Listesi Ajanda Forumları Okundu Kabul Et

Yeni Konu aç  
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 10-13-2007, 23:07   #1 (permalink)
Administrator
 
shewqi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Sep 2007
Nerden: ANKARA
Yaş: 23
Mesajlar: 2.854
Tecrübe Puanı: 142
shewqi has a reputation beyond reputeshewqi has a reputation beyond reputeshewqi has a reputation beyond reputeshewqi has a reputation beyond reputeshewqi has a reputation beyond reputeshewqi has a reputation beyond reputeshewqi has a reputation beyond reputeshewqi has a reputation beyond reputeshewqi has a reputation beyond reputeshewqi has a reputation beyond reputeshewqi has a reputation beyond repute
Tip

İnsanlar ve hayvanlar normal bir büyüme ve çeşitli biyolojik fonksiyonlar için besinler arasında vitaminler yanında inorganik elementlere de ihtiyaç duymaktadırlar. Bu elementler ikiye ayrılırlar;
1. Bol bulunan elementler
2. Eser elementler

1- Bol bulunan elementler
Bu elementlere ihtiyaç fazladır.
Çoğunlukla birden fazla fonksiyon gösterirler.
Bu elementlere örnek olarak;
Kalsiyum Fosfor
Magnezyum Klor
Sodyum Potasyum

a) Kalsiyum ( Ca )
Kemiğin yapısal elementidir.
Hücre zarı geçirgenliği ve kan pıhtılaşması için önemlidir.
Bunun yanında kalp işlevleri ve sinir sisteminin düzenlenmesinde rol oynar.
Hücre sitoplâzmasında önemli bir düzenleyicidir.
Kan kalsiyum miktarı ile depo kalsiyum miktarı arasındaki dengeyi “parathormon” adındaki hormon sağlar.
D vitamini; bağırsaklardan kalsiyum emilimini ve kemiklerde birikmesini hızlandırır. Bu yüzden az miktarda D vitamini raşitizme, aşırı D vitamini ise kireçlenmeye neden olur.
Bunun yanında; ıspanak, kakao gibi besinler ve sitrat, tartarak gibi bileşikler kalsiyum emilimini arttırır.
Oksalik asit ve tahıllarda bulunan “Phytin” kalsiyum emilimini önler.

Ani kalsiyum azalmaları kramplara neden olur.
Sürekli kalsiyum azlığı;
Büyümede durgunluğa,
Beslenmede isteksizliğe,
Metabolizmanın artmasına,
Raşitizme,
Bacakta uyuşmalara ve felce,
Hemoroite,
Güçsüzlüğe ve sonuçta ölüme neden olur.

Aniden verilen fazla miktarda D vitamini kalsiyum emilimini arttırır ve tetanos benzeri belirtilere neden olabilir. Çocukların ilkbaharda zaman zaman kasılması bu nedene dayanır.


b) Magnezyum ( Mg )
Bitkilerde klorofilin temel taşı olduğu için bitkisel besinlerde daha bol bulunur.
Besinlerde magnezyumun %20-30 ’u ince bağırsağın üst kısmında emilir, %60-70 ‘i ise dışkıyla atılır.
Kanda proteine bağlı halde bulunan magnezyum, albümin ve globülinlere bağlanır.
ATP ’den bir fosfat alıcısına fosfat taşımasını katalize ederek ADP ve fosforlaşmış bir yapı oluşturan enzimlerin aktivasyonunda rol alır.
Magnezyum, ATP ’ye gerek duyulan glikoz kullanımı, yağ, protein, nükleik asit sentezi ve kas kasılmasında önemli görevler alır.
Magnezyum tarafından etkinleştirilen enzimler beynin fosfolipid, pirüvik asit ve glikoz metabolizmasına girmektedir.
Mitokondride oksidatif fosforilasyon için de magnezyum istenir.
Magnezyumun vücuttan esas atılım yolu böbrekler olup terle de önemli atılımı söz konusudur. Uzun süren ateşli hastalıklar ve kas egzersizlerinde toplam magnezyum atılımının %10 –15 ‘i terle gerçekleşir.
Magnezyum emilimini besinlerdeki laktoz, protein (özellikle serbest aminoasitler), fosfat, kalsiyum, lipidler engeller,

Magnezyum eksikliğinde;
Damar genişlemesi,
Kan miktarında artma,
Aşırı duyarlılık
Küçük beynin bazı hücrelerinde bozukluk,
Böbrek bozuklukları,
Kramplar,
Büyümede durgunluk,
Saç dökülmesi,
Ödem ortaya çıkar.


Gebeliğin son üç ayında, diabetik komanın insülinle tedavisi sırasında, hipertiroidizmde, bazı sindirim sistemi ve böbrek hastalıklarında hipermagnezami görülür.

c) Sodyum ve Klor ( Na ve Cl )
Sodyum kas liflerinin uyarılmasında ve sinirlerdeki iletimde önemli rol oynar.
Klor mide salgısında bulunur.
Klor ayrıca amilaz enziminin aktivatörüdür.

Sodyum eksikliğinde deride, gözün bağ dokusunda ve üremede bozukluklar görülür.
Klor eksikliğinde sindirim ve büyüme bozuklukları ortaya çıkar.
NaCl eksikliğinde, kramplar, baş dönmesi ve baygınlık görülür. Vücut sıvılarının dengesi bozulur.

d) Potasyum ( K )
Sodyum gibi sinirsel iletimde ve kasların uyarılmasında rol oynar.
Bitkisel besinlerden alınır.
Vücutta Na-K oranının sabit tutulması gerekir.
Büyüyen hayvanlarda günlük potasyum gereksinimi artar.
Eksikliğinde bazı metabolik bozukluklar görülürken fazlalığı Na-K dengesini bozacağından NaCl ihtiyacını arttırır.

e) Fosfor ( P )
Tüm organizmaların bulundurmak zorunda olduğu elementlerin başında gelir.
Nükleotitlerin yapıtaşı olan fosfatların oluşumu için kullanılır.
Karbonhidratların ve yağların yıkımında; RNA ve DNA yapısına girerek kalıtsal bilginin taşınmasında rol alır.
Fosfolipitlerde fosfat, proteinlerle birlikte embriyonun beslenmesi için salgılanır.
Organik fosfat; hızlı büyüyen ve hızlı iş gören dokularda (kas ve sinir gibi) bolca bulunur.
Omurgalı hayvanların kemik ve dişlerinde büyük miktarda vardır.
Kandaki fosfat miktarı kalsiyum miktarına oranlanarak sabit tutulur.
Fosfat verilmesi zihin ve vücut işlerini arttırır.

Fosfat azlığında büyüme durur.
İskelet bozuklukları görülür.
Kanda kalsiyumun artması kemiklerden fosfor çekilmesine ve böylece kemiklerin yumuşamasına yol açar.

Kanda fosforun artması ise kemiklerden kalsiyum çekilmesine neden olur. Ancak bu daha yavaştır.

2- Eser elementler
Eser elementlere günlük ihtiyaç fazla değildir.
Enzim tepkimeleri için esas olanlar eser elementlerdir. Bu tepkimelerde üç farklı şekilde yer alırlar.
i. Enzim tarafından katalizlenen kimyasal tepkimenin yapısında yer alır ve enzimin reaksiyon hızını arttırır.
ii. Substrat veya enzimin aktif merkezi ile kompleks yapar. Bu durumda ikisi de aktif hâle gelir.
iii. Bazı hallerde katalitik faaliyetin bir safhasında elektron alırlar.


Eser elementlere aşağıdakilere örnek verebiliriz;
Demir Krom
Bakır Arsenik
İyot Silisyum
Manganez Kalay
Çinko Nikel
Molibden Vanadyum
Selenyum Kobalt
Flor

a) Demir ( Fe )
Oksijen taşıyan proteinler olan hemoglobin ve miyoglobinin yapısında yer alır.
Mitokondrial proteinlerin yapısında görülür.
Bundan başka; demir emilimi için önemli, demirli bir protein olan “Ferritin” in yapısına katılır.
Demir ihtiva eden enzimlere örnek olarak;
H2O2 ‘nin yıkımında görev alan katalaz,
Peroksitlerle organik bileşiklerin tepkimelerini hızlandıran peroksidaz,
Besinlerden gelen elektronla oksijenin suya redüksiyonunu katalizleyen sitikrom oksidaz verilebilir.
Demir-sülfürlü enzimlerse hayvanlar, bitkiler ve bakteri hücrelerinde elektron taşınmasında görevlidirler.

Demir eksikliği; fazla miktarda kuvvetli karbonhidrat (şeker, nişasta gibi) ve sütlü beslenmede, kan parazitlerinde ve aşırı kanamada görülür.
Bu durum; kansızlığa, halsizliğe ve zeka geriliğine neden olur.






b) Bakır ( Cu )
Sitikrom oksidaz enziminin aktivitesinde demirle birlikte rol oynar. Bu aktivitedeki görevi Cu+ ve Cu++ haline dönüşerek elektronu oksijene taşımaktadır.
Lizil oksidaz enziminin aktif grubunda yer alır. Bu enzim, “kollajen” ve “elastin” polipeptitleri arasında çapraz bağlar yapılmasına yardım eder.
Bunun yanında; katalaz, feniloksidaz ve aksorbik asit oksidazın yapısına katılır.
Demirin vücutta düzenli bir şekilde kullanılması için de gereklidir. Bakır olmazsa demir hemoglobine bağlanmaz.
Yumru ve yapraklı sebzeler, süt, karaciğer, nohut, bakla, ceviz, fındık önemli derecede bakır içerir.
Bakır ince bağırsaktan emilir.
Vücutta en çok bakır içeren dokular sırasıyla karaciğer, kalp, beyin ve böbrektir.
Hayvanlarda bakır eksikliğinde kollajen ve elastin polipeptitleri arasındaki bağlar yapılamayacağından damarlarda kopma ve çatlama görülür.
Bağırsaktan bakır emiliminde bir hata oluşursa “Menkes Sendromu” ortaya çıkar. Bu hastalıkta plazmada bakır ve bakır oksidaz düzeyi düşüktür. Büyüme yavaşlar, vücut ısısı düşer, saçlar ağarır ve beyinde dejenerasyon meydana gelir.
Bakır eksikliği kalp hastalığı riskini azaltır.

Bağırsaktan bakır emilimi artarsa “Wilson hastalığı” görülür. Bakır, beyin ve karaciğerde yığılır. Normalde dışkıyla ve çok azı idrar ile atılır.
Bakır içeren kapların yemek hazırlanmasında ve servisinde kullanılması “bakır zehirlenmesi” ne neden olabilir. Bulantı, kusma, midede yanma ve diare bakır zehirlenmesinin belirtileridir.




c) İyot ( I )
Tiroid bezinden salgılanan tiroksin hormonu için gereklidir.
Deniz ürünlerinde; özellikle süngerlerin spongiolinden yapılmış iskeletlerinde bulunur.

Brom, klor, nitrat, perklorat ve rhodanid, iyodun yerine geçerek fizyolojik iyon noksanlığına neden olur.
Thioüre, thiourasil, sulfaguanidin ve lahanadaki thiokasalidan, tiroid bezindeki tirozin oksitlenmesini ve iyotlanmasını önleyerek rahatsızlıklara sebep teşkil eder.
Bu durumlarda tiroid aşırı büyüyerek guatr hastalığını meydana getirir.
Embriyonik ve gençlik devrelerinde iyot eksikliği cücelik ve zeka geriliğini (keratinizmus) ortaya çıkarır.
Ergenlerde iyot eksikliğinde ise “miksödem” hastalığı görülür.

Fazla iyot “Gravez (Basedow) hastalığı” nı ortaya çıkarır.

d) Manganez ( Mn )
Manganez, bağ ve kemik dokusu oluşması, büyüme ve üreme fonksiyonları, karbonhidrat ve lipid metabolizması, protein sentezi, mukopolisakkarit üretimi ve fosforilasyonda rol oynar.
Ceviz, fındık, tahıl ve sebzelerde oldukça yaygın; et, balık gibi besinlerde düşük miktardadır. Bu bakımdan insan ve diğer memeliler manganezi daha çok bitkisel besinlerle alırlar.
Özellikle çay manganez bakımından zengindir.
Manganez, en yaygın biçimde mitokondrilerde yer alır. Bu nedenle, mitokondrice zengin hücreler fazla manganez içerirler.
Manganezin aktivite ettiği enzim grupları arasında hidrolazlar, kinazlar, dekarboksilazlar ve transferazlar bulunur.
Manganez başlıca arginaz, pirüvatkarboksilaz, süperoksit diomütaz, fosfataz adlı enzimler için yapı taşıdır.

Manganez, dişide normal fertilite için gerekli olup erkekte manganez eksikliği spermatogenezi bozarak kısırlığa yol açar.
Bundan başka manganez eksikliğinde gözlenen başlıca bulgular; kan pıhtılaşma kusurları, hipokolesterolemi, dermatit, hipokalsemi, hiperfosforomi ve alkalen fosfataz aktivitesi yükselmesidir.

Madenciler, ilaç endüstrisi çalışanları, seramik ve cam işçileri ve gıdasına manganez eklenenlerde görülen kronik mangan zehirlenmesi şizofreniye benzer psikiyatrik etki yapar. Parkinson hastalığına yakın nörolojik bozukluklar ortaya çıkarır.

e) Çinko ( Zn )
Çinko yaklaşık yüz enzimin yapısal komponentidir.
Bu enzimlerden bazıları; karbonik anhidraz, alkalen fosfataz, RNA ve DNA polimerazlar, timidin kinaz, karboksipeptidazlar ve alkol dehidrojenazdır.
Bu enzimler incelendiğinde, çinko genelde enzimin aktif bölgesinde bulunmuştur.
İki yüzyıldan bu yana bilinen ve sayısız araştırmanın kanıtladığı bir bulgu, çinkonun önemli bir yara iyileştirici olduğudur. Bu araştırmalar, çinkonun bağ doku biyosentez ve bütünlüğünde önemli bir eleman olduğunu kanıtlamıştır. Bu nedenle, gıda ile yeterli çinko alınması, özellikle cerrahi girişim sonrası olgularda önem taşır.
Çinko, protein ve nükleik asit yapılarını moleküler düzeyde stabilize eder.
Subsellüler organellerin bütünlüğünü korur.
Taşıma olaylarına katılır.
İnsülin hormonu vücutta çinko olarak depolanır.
Dildeki tat alma reseptörlerinin ve nazal boşluktaki koku alma reseptörlerinin düzenli bir şekilde çalışmasını sağlamak çinkonun görevidir.
Vücutta çinkosu fazla dokular arasında prostat, semen, karaciğer, böbrek, retina ve kemik başta gelir.
Et, balık ve süt ürünleri gibi proteinli besinler, çinko bakımından zengindir.
Fazla protein çinko emilimini arttırırken, yetersiz protein engeller.
Bitki ve tahıl tanelerinin fitatları, selüloz, hemiselüloz çinko emilimini azaltırlar.
Bunun yanında kalsiyum, fosfor, flor ve bakır fazlalığı çinkonun bağırsaktan emilebilecek miktarını azaltır.
Gebelikte fetüs anneden çokça çinko çeker. Bu anne adayına koruyucu olarak folik asit ve vitamin B12 verilmesi, çinko emilimini azaltarak çinko eksikliğini daha da ağırlaştırır.
Yanıklarda çinko yiter ve bu yüzden yanığın iyileşmesi gecikir.
Travma ya da önemli ameliyatlarda da çinko kayıpları önem kazanır
ve bu gibi hallerde çinko eksikliği ortaya çıkabilir.
Çinko eksikliğinde gözlenecek başlıca bulgular şöyle sıralanabilir;
Çocuk ve gençte büyüme geriliği
Erkekte hipogonadizm
Hafif dermatit
İştahsızlık ve kilo kaybı
Yaraların geç iyileşmesi
Karanlığa uymada anormallik
Zayıflamış bağışıklık

f) Molibden ( Mo )
Ksatin oksidaz, nitrat redüktaz ve hidrojenaz gibi flavinli enzimlerin yapısına katılır.
Azot bakterilerinde havadaki azotun bağlanmasını sağlar.
Geviş getirenlerde işkembe bakterilerinin gelişimi için önemlidir.

Molibden her gün yeterli miktarda alınır; eksikliği hemen hemen söz konusu değildir.

Fazla alındığında anemi, iskelet ve kas bozuklukları görülür.
Molibden demirin hemoglobin yapımında kullanılmasını önler.
shewqi isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Sponsored Links
Alt 10-13-2007, 23:11   #2 (permalink)
Administrator
 
shewqi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Sep 2007
Nerden: ANKARA
Yaş: 23
Mesajlar: 2.854
Tecrübe Puanı: 142
shewqi has a reputation beyond reputeshewqi has a reputation beyond reputeshewqi has a reputation beyond reputeshewqi has a reputation beyond reputeshewqi has a reputation beyond reputeshewqi has a reputation beyond reputeshewqi has a reputation beyond reputeshewqi has a reputation beyond reputeshewqi has a reputation beyond reputeshewqi has a reputation beyond reputeshewqi has a reputation beyond repute
Standart

ENZİMLER
Üye Olmayanlar Forumumuzdaki Linkleri Göremez. 10 saniyenizi ayırarak üye olun...
-------------------------------------------------
DNA Nedir? Nerede bulunur?
Üye Olmayanlar Forumumuzdaki Linkleri Göremez. 10 saniyenizi ayırarak üye olun...
-------------------------------------------------
Kalıtsal Hastalıklar
Üye Olmayanlar Forumumuzdaki Linkleri Göremez. 10 saniyenizi ayırarak üye olun...
-------------------------------------------------
Vitaminler
Üye Olmayanlar Forumumuzdaki Linkleri Göremez. 10 saniyenizi ayırarak üye olun...
-------------------------------------------------
Beden Eğitimi okuyan ve sporla ilgili olan arkadaşlar sağlıklı sporcu beslenmesi konusunda ki bilinçlerini arttırmak adına dökümanı linkten indirebilirler
Üye Olmayanlar Forumumuzdaki Linkleri Göremez. 10 saniyenizi ayırarak üye olun...
-------------------------------------------------
Biyolojik Virüsler
Üye Olmayanlar Forumumuzdaki Linkleri Göremez. 10 saniyenizi ayırarak üye olun...
-------------------------------------------------
Biyolojik Silahlar
Üye Olmayanlar Forumumuzdaki Linkleri Göremez. 10 saniyenizi ayırarak üye olun...

-------------------------------------------------
Halk Tarafından Kullanılan Bitkilerin Yöresel Adları ve Kullanım Amaçları
Üye Olmayanlar Forumumuzdaki Linkleri Göremez. 10 saniyenizi ayırarak üye olun...
-------------------------------------------------
ANTİMİKROBİK İLAÇLAR
Üye Olmayanlar Forumumuzdaki Linkleri Göremez. 10 saniyenizi ayırarak üye olun...
-------------------------------------------------
shewqi isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 10-13-2007, 23:17   #3 (permalink)
Administrator
 
shewqi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Sep 2007
Nerden: ANKARA
Yaş: 23
Mesajlar: 2.854
Tecrübe Puanı: 142
shewqi has a reputation beyond reputeshewqi has a reputation beyond reputeshewqi has a reputation beyond reputeshewqi has a reputation beyond reputeshewqi has a reputation beyond reputeshewqi has a reputation beyond reputeshewqi has a reputation beyond reputeshewqi has a reputation beyond reputeshewqi has a reputation beyond reputeshewqi has a reputation beyond reputeshewqi has a reputation beyond repute
Standart

KALP VE DAMAR HASTALIKLARI

Kalbin atardamar hastalıkları:
Atardamarın sertleşmesi:
Atardamarları sertleşmesi (arteroskleroz) atardamar sistemini yozlaştıran ciddi, süre gen bir hastalıktır. Atardamar çeperlerinin kalınlaşması ve esneklerini yitirmeleriyle nitelenir. Bu hastalığı tanımlamadan ve açıklamadan önce , atardamarların mikroskobik yapısını anımsamak gerekir.

Atardamar çeperi:
İç içe 3 tabaka ya da gömlekten oluşmuştur:
-- iç gömlek ;kana en yakın gömlektir ve iki bölüm kapsar: Endotel ve desteği; endotelin her bozunu, kan akışını bozar ve yerel trombozlara yol açar (pıhtılar oluşumu);

-- orta gömlek; iç gömlekten esnek ve yoğun bir iç zar ile ayrılır; esnek ve kassal liflerden oluştuğundan damarın yumuşaklığını, direncini ve esnekliğini sağlar. Esnek bir dış zar, iç gömleği en dış gömlekten ayırır.

-- dış gömlek, atar damar ile içinde bulunduğu organ arasında bağlantıyı sağlar; atardamar çeperinin kendine özgü damarlanmasına olanak verilir

Değişik biçimler:
Atardamarların sertleşmesinin üç değişik biçimi vardır:

Atardamar sertliği:atardamar sertleşmesinin yaşlılık tipi; atardamarcık sertliği.

1) Atardamar sertliği (ateroskleroz):

Son derece ilerleyici bir olgudur;çok erken başlar. 25 yaşını aşmış herkeste az yada çok atardamar sertliği vardır. Bununla birlikte , klinik yansıma genellikle yaşamın sonuna doğru, dolaşım koşulları atardamar sertliği tarafından tehlikeye sokulduğu zaman belirir. Anatomik olarak hem bir sertleşme (hücreler arası maddelerin niceliksel artışı nedeniyle bir dokunun patolojik sertleşmesidir;genellikle yavaş gelişen ve gerilemeyen bir süreçtir) , hem de bir aterom (damarların iç gömleğine yağ kökenli maddelerin çökmesi ve birikmesi oluşumuyla kendini gösteriri.
Ateroma bağlı bozun:

Atardamar çeperinin iç gömleği düzeyinde oluşur ve 4 evrede gelişir:
-- iç gömlekte yağ kökenli maddelerin çökmesi ve birikmesi;
-- daha dayanıksız duruma gelen çeperin esnekliğini yitirmesi ve sertleşmesi ;atardamarın çapı küçülür; bu daralmadır (stenoz);
-- çeperin ülserleşmesi ve zayıfla*********************************** kendiliğinden ya da atardamar basıncı etkisiyle yırtılması;
-- yaralar düzeyinde kan pıhtıları oluşması: bu tıkanmadır (tromboz) .


2) Atardamar sertleşmesinin yaşlılık tipi (orta gömlek kireçlenmesi)
Atardamar sertleşmesinin yaşlılık tipi, yaşlı kişilerde görülür ve atardamarların sertleşmesi sürecinin evrelerinden biridir. Çeperlerinde kas bulunan atardamarların orta gömleklerinde önce yozlaşmalar, sonra kireçlenmeler – bazen de kemikleşmeler – belirlemesi biçiminde kendini gösterir. Daha çok erkeklerde görülür.

3) atardamarcık sertliği (arteriyoloskleroz)
Çok küçük atardamarların yani atardamarcıkların, iç gömleklerinde kalınlaşma ve endotellerinde aşırı gelişme sonucunda çaplarının daralmasıyla nitelenir.

Atardamar sertliği bozunlarının yerleşimi:

Bozunlar özellikle , atardamarların çatallanma yerlerine ya da daha kalın bir gövdeden bir atardamarın ayrılma yerine yerleşir:

-- aort düzeyinde (kaburgalar arası atardamarların, böbrek atardamarlarının aorttan çıkış yerleri;karın aortu; kalça atardamarları çatalı);
-- bacak atardamarları düzeyinde (uyluk atar damarı ve dinardı atardamarı);
-- beyin atardamarlarında ve gözde ağ tabaka atardamarında ;
-- kalp atardamarlarında.


NEDENLER:
Atardamar sertliğin nedeni günümüzde hâlâ bilinmemektedir; ama ortaya çıkışını kolaylaştıran ve gelişimini hızlandıran koşullar saptanmıştır.

Ortaya çıkışını kolaylaştıran etmenler

1) Kalıtım:

Ünlü Fransız kalp uzmanlarından prof. Lenegre , 34 yaşında göğüs anjinine yakalanmış ikizler örneğini vermektedir; her ikisi de 2 yıl sonra kalp kası enfarktüsünde ölmüşlerdir. Bazı ailelerin atardamar sertliğine yakalanmaya yatkın olduğu görülmüştür. Dolayısıyla, bu hastalığa kalıtımsal yatkınlıktan söz edilir.

2) Cins:

Erkeklerin kadınlara oranla atardamar sertliğine yakalanmaları olasılığı, hiç değilse 60 yaşından önce, daha çoktur. 40 – 50 arası bir yaş dilimi için atardamar sertliği hastalarının yüzde 90’ı erkektir. 60 yaşın ötesinde atardamar sertliği olasılığı, erkekler ve kadınlar için aynıdır. Bu gözlem, kadınların kanında dolaşan östrojennlerin yaşdönümünden önce atardamar çeperlerini koruduğu varsayılarak yorumlanır.

3) Tütün:

aterom oluşma olasılığını artırır.

4) Şişmanlık:

aynı biçimde bir tehlike etmenidir.

5) Yağ metabolizması bozuklukları:

Atardamarların iç gömleğine kolesterol çöker. Kan kolesterol çöker. Kan kolesterol düzeyi yükseldikçe, atardamar serliğinin gelişme tehlikesi fazlalaşır.

4) Şeker hastalığı:

Bir şeker hastasının atardamar sertliğine yakalanma tehlikesi fazlalaşır.

5) Atardamar yüksek basıncı:

Atardamar serliğinin hem nedeni, hem de sonucudur. Atardamarları dayanıksızlaştırır., kanama ya da ülserlerin oluşumunu hızlandırır.

TEDAVİ

Sorun koruyucu önlemlerin alınmasıdır.
Ateromun oluşturduğu ciddi atardamar hastalığı, iki grupta toplanabilen, ortaya çıkışı kolaylaştırıcı etmenlere bağlıdır. Önce cins ve kalıtım: Bunlar konusunda söylenecek şey yoktur. Aynı biçimde, çok ciddi bir hastalık olan şeker de bir yana ayrılmalıdır. Ama ikinci grupta etki edilebilecek etmenler vardır. Şişmanlıktan ve aşırı beslenmeden sakınılmalıdır. Kişi sık sık tartılmalı ve kilo alımı çok olduğu anda az yemelidir. Kalori bakımından çok zengin besinler bırakılmalıdır. Tıbbi gözetim altında beslenme rejimine başlamaktan kaçınılmamalıdır. Ayrıca organizmanın kolesterolü, bir yandan özellikle yağlar ve şekerlerden yapılır, öte yandan da beslenme ile alınır. Demek ki büyük ölçüde kolesterol alımı önlenmelidir. Kanda kolesterol düzeyi yükselmesine karşı savaşmak için başlıca iki silah vardır. Atardamar basıncı elden geldiğince sık gözlenmelidir. Atardamar yüksek basıncı, sonuçları ciddi olabilecek bir hastalıktır ve gecikmeksizin tedavi edilebilmesi için erken ortaya çıkarılması gerekir. Ama bu arada, yaşla birlikte atardamar basıncının normal olarak yükselebileceği unutulmamalıdır.

KALP ATARDAMAR YETMEZLİĞİ

Kalp kasının atardamar ağındaki bir kusura bağlı rahatsızlıkların tümüne , kalp atardamar yetmezliği denir.Kalp atardamar yetmezliği 3 grupta toplanabilir;çaba harcama sırasında gelen göğüs anjini ağrıları;kalp kası enfarktüsü;kalp yemezliğinin bir biçimi. Oldukça sık rastlanan bir hastalıktır. Fransa’da ölümlerin yüzde 40’ı kalp – damar hastalıklarındandır. Yani her yıl 150 000 kişi kalp kası enfarktüsünden ölmektedir.
Kalbin anatomisini kısaca anımsamak yararlı olacak . kalp kasının damarlaşma sisteminde sağda ve solda iki kalp atardamarı bulunur. Her kas bölgesi, yalnız bir tek atardamarcık ile damarlanır. Bu atardamarcık tıkanma durumlarında , onu ilgilendiren bölge artık damarlanmaz ve ölür. Kalp atardamarı kalp kasına oksijen ve şeker taşınmasına sağlar; gerçekten , kalbin çalışması arttığında oksijen gereksinimi de eş değerli olarak artar.

ATARDAMAR İLTİHAPLANMALARI

Atardamar iltihapları ya da bacakların tıkayıcı atardamar hastalıkları , bacak atardamarlarından birinin çapında küçülmeyle , bunun sonucu olarak da bu atardamar tarafından kanlanan alanlardan geçen kan miktarında bir azalmayla nitelenir.
Sık rastlanan ve 50 yaşına aşmış erkeklerde daha çok görülen hastalıklardır.

NEDENLER:

En sık rastlananıdır. Atardamar sertliğini , daha doğrusu ateromlu hastalığın bacak atardamarları düzeyinde yerleşmesine bağlıdır.
Atardamar sertliğinin anatomik bozunlarını ve göğüs anjinine ya da enfarktüsü yol açabilen kalp atardamarları düzeyine yerleşmelerine daha önce incelemiştik .
Atardamar daralmasına yol açan anatomik bozunlar , bacaklar düzeyinde de kalp atardamarları düzeyindekilerle aynı özellikler gösterirler. Atardamar iltihabının ortaya çıkışını kolaylaştıran etmenler , göğüs anjinininkilere benzer;

-- atardamar yüksek basınç;
-- şişmanlık;
-- tütün kullanımı;
-- kan kolesterol düzeyi yüksekliği;
-- şeker hastalığı.

Bunun dışında , erkeklerin hastalığa yakalanma tehlikesi kadınlardan fazladır. Nitekim , atardamar iltihabı ve kalp damarları yetmezliğinin birlikte görülmesine sık rastlanır. Buna karşılık , atardamar iltihabının , beyin dolaşımını yetmezliğine yol açan beyin atardamarları düzeyinde ateromlu yerleşimle birlikte bulunması , daha az görülür. Böbrek atardamarları düzeyinde ateromlu bir yerleşmeyse , daha da seyrektir.

Ateromsuz atardamar iltihapları:

Ender görülürler.
Önemli bir bölümünü bürger hastalığa oluşturur. Bu hastalığın temel nedeni bilinmemekte birlikte, tütünün belirleyici rol oynadığı sanılmaktadır.
Bağdokusu hastalıkları grubuna giren kural dışı atardamar iltihabı nedenleri arasında şunlar sayılabilir:

-- düğümlü periartrit
-- lupus ;
-- skleroderma
-- romatizma kökenli yaygın atardamar iltihabı

TOPLARDAMAR İLTİHABI

Toplardamar iltihabı , ayak ya da baldır toplardamarından birinin içinde kan pıhtısı oluşmasıdır.
NEDENLER:
Oldukça sık rastlanan bir hastalıktır. Özellikle ameliyatlarda ve genel kural olarak yatağa bağlı hastalarda görülür.

3 grup ayırdedilir.

-- kadın hastalıklarıyla ve doğumla ilgili toplardamar iltihapları;
-- ameliyat sonrası toplardamarı iltihapları;
-- hastalığa bağlı toplardamar iltihapları;

Kalp yetmezliği çekenlerde , trombozlar ( dolaşımda pıhtıların oluşması ) dolasıyle , toplardamar iltihaplanmaları çok sık görülür.
Toplardamar iltihabı özellikle 40 yaşından genç kadınlarda görülür. Bu yaştan sonra, erkeklerde ve kadınlarda toplardamar iltihabı görülme oranı aynıdır.

Şişmanlık ve ailede toplardamar iltihabı çeken kişiler bulunması , hastalığın ortaya çıkışını kolaylaştırıcı etmenlerdir.

Tromboz oluşması trombositlerin bir toplardamar çeperinin bozuk bir notasında birbirlerine yapışmalarıyla açıklanır. Trombasitler kan pıhtılaşmasını kolaylaştırıcı maddeler taşırlar ve pıhtı büyüyerek , kan dolaşımının normal olarak yapılmasını engeller. Dolasıyle , başlangıçta damar çeperindeki bir bozukluk , pıhtı oluşmasını kolaylaştırır.

Ameliyat sorası toplardamar iltihapları şu bölgelerin ameliyatlarını geçirmiş hastalarda açığa çıkar:

-- küçük leğen ( fi brom, prostat )
-- karın (mide , fıtık , apandisit , dalak )
-- göğüs;
-- kırıklar ( kırık nedeniyle ameliyat olmuş kişilerde , çoğunlukla alçıya alınan bölgede toplardamar iltihapları , önceden toplardamar iltihabı eğilimi olan kadınlarda doğum sonrasında , sezaryen sonrasında , ender olarak da düşükler sonrasında ortaya çıkarlar.

Hastalığa bağlı toplardamar iltihapları bazı kanserin , frengi ya da damla hastalığı gibi sürügen hastalıkların , tifo ve septisemiler gibi ive gen hastalıkların evrimi sırasında görülebilirler.

Ama özellikle , ikili kapak bozuklukları , kalp yetmezliği , kulakçık fibrilasyonu kalp kası enfarktüsü hastalılarının toplardamar iltihapları bu gruba girer. Yatağa bağlı herhangi bir kalp hastasında ortaya çıkabilirler. Gerçekten , hareketsiz uzanma durumu , bir toplardamar iltihabının ortaya çıkışında en elverişli koşuldur.

Toplardamarda kan göllenmesi oluşur ve bu göllenme , kanda pıhtılaşma yeteneğinin artmasına bağlı olarak , toplardamar dolaşımını engelleyen bir pıhtının oluşmasını kolaylaştırır.

ATARDAMAR YARALANMALARI

Atardamar yaralanması , her zaman ciddi ve hemen tedavi edilmesi gereken bir olaydır. 2 önemli ağır basar: kan yitiminin bolluğu; yara aşağısındaki dokuların kan dolaşımının durması nedeniyle zarar görmesi.

NEDENLER:

Atardamar yaralanmalara , ya düzgün kenarlı yaralar oluşturan kesici ya da batıcı araçlar ( bıçak , şiş ) ya ateşli silahlar ( kurşun obüs parçaları ) , ya açık kemik kırıkları ya da değişik yaralayıcı etkenler ( sopa , ayak darbesi , çarpışma ) yol açar; çoğunlukla , atardamar çeperinde yırtılmalar ve ezilmelerle birlikte görülürler.

TOPLARDAMAR YARALANMALARI

Atardamar yaralanmalarından daha ender görülürler ve daha az ciddidirler.
Yalnızca büyük toplardamar gövdelerinin ( söz gelişi boyun , uyluk toplardamarı ) yaralanmaları ölümle sonuçlanabilir.

NEDENLER:

Nedenleri bir yaralanma , bir darbe , açık kırık , yüzeysel varis yırtılması olabilir.

KALP YARALANMALARI

Ender , ama ciddi bir olaydır; bütün göğüs yaralanmalarında kalp yaralanmasında kuşkulanmalıdır.
Hemen ameliyat gerektiği açıktır.

NEDENLER:

Göğüs yaralanmalarının yüzde 5 – 10 ‘unda kalp yaralanmalarına rastlanmaktadır.
Ateşli ve kesici , delici silahların yol açtığı yaralanmalar en sık nedendir.
shewqi isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 10-13-2007, 23:17   #4 (permalink)
Administrator
 
shewqi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Sep 2007
Nerden: ANKARA
Yaş: 23
Mesajlar: 2.854
Tecrübe Puanı: 142
shewqi has a reputation beyond reputeshewqi has a reputation beyond reputeshewqi has a reputation beyond reputeshewqi has a reputation beyond reputeshewqi has a reputation beyond reputeshewqi has a reputation beyond reputeshewqi has a reputation beyond reputeshewqi has a reputation beyond reputeshewqi has a reputation beyond reputeshewqi has a reputation beyond reputeshewqi has a reputation beyond repute
Standart

Merak Ettiğiniz Konuyu CTRL + F İle Bulabilirsiniz...

CİNSEL TEMASLA BULAŞAN HASTALIKLAR

Cinsel temasla bulaşan hastalıklar ( CTBH ), vücut sıvılarının alışverişi yoluyla bulaşan 50’ den fazla hastalık ve sendromu niteleyen bir terimdir. Bir kişiden diğerine vajina, ağız ve makat yoluyla cinsel ilişki sırasında bulaşabilirler. CTBH, cinsel organlardaki basit bir iltihaptan kısırlığa ve diğer birçok ciddi hastalığa kadar geniş bir yelpazeyi kapsar. Tedavi edilmedikleri takdirde, ciddi sağlık problemlerine neden olabilirler.
Birçok ülkede sanayileşme ve kentleşme, göçmen işçiler, cinsel serbestlikle birlikte korunma yöntemlerinin yeterince uygulanmaması sonucu korunmanın sağlanamaması ve mikroorganizmaların ilaçlara direnç kazanması, cinsel temasla bulaşan enfeksiyonların toplumda sık rastlanır hale gelmesini sağlamıştır. 20. yüzyılın 2. yarısında koruyucu hekimliğin etkinliği ile diğer bulaşıcı hastalıklarla mücadelede başarılı adımlar atılmış olmasına rağmen, CTBH’ nin oranı, ürkütücü boyutlara ulaşmıştır.
Dünyada her yıl 350 milyon insan, tedavi edilebilir nitelikteki CTBH’ lere yakalanmaktadır.
CTBH’ nin Zararları
Böyle bir hastalığın tedavi edilmemesinin getirdiği en büyük zarar, hastalığı seksüel partnerinize bulaştırmaktır. Diğer zararları ise şunlardır :
● Hastalık belirtilerinin rahatsız edici boyutlarda devam etmesi
● Kansere zemin hazırlayıcı faktörlerin oluşumu ( özellikle genital organ kanseri )
● Üreme organlarının ciddi şekilde zarar görmesi
● İnfertilite – kısırlık
● Dış gebelik
● Hamile olan bir bayanın hastalığını bebeğine geçirme riski
● Düşük yapma
● Yenidoğanlarda görülen bazı enfeksiyonlar
● Kalp ve beyin hastalıkları
● Körlük
● Olüm

• Bazı CTBH’ ler hiçbir belirti vermezler. Bu da demektir ki, her birimiz bu hastalık etkenlerini vücudumuzda barındırıp, bilmeden başkalarına bulaştırıyor olabiliriz.
• Sifiliz, gonore, klamidya gibi hastalıklar, erken evrede saptandığında yoğun antibiyotik tedavisi ile başarıyla tedavi edilebilse de geri kalan hastalıkların çoğunun % 100 tedavisi yoktur.
• CTBH’ nin tanısı genellikle, üreme organlarının salgılarından elde edilen kültür ve kan testleriyle konur.
Ortak Belirtiler
Cinsel temasla bulaşan hastalıklarda bazen belirti yoktur ya da kişiyi rahatsız etmeyecek kadar hafif belirtileri olabilir. Belirtiler, hastalığın bulaşmasından 2 gün ila aylar sonra görülebilir.
Bayanlar için;
● Cinsel organdan gelen akıntı veya kötü koku
● Cinsel organın çevresinde yanma hissi ve ağrı
● Cinsel ilişki sonrası ve adet kanaması dışındaki kanamalar
● Sık sık, az miktarda idrara çıkma ve idrar yaparken kanama
● Bel bölgesinde ağrı
Erkekler için;
● Cinsel organdan gelen akıntı
Hem erkek, hem de bayanlar için;
● Genital organların çevresinde yara veya lezyonlar ( kabarcık, yara, siğil, kızartı )
● İdrar yapma esnasında yanma, sancı ve ağrı hissi
● İdrarda iltihap ve renginde değişiklik


● Kasıkta ödemler, kasık ve lenf bezlerinde şişlik
● Boğazda üç haftadan daha uzun süre gözlenen ödem ve kızarıklık
● Karın ağrısı
● Deride yara, bere, kabarcık, siğil ve çatlak bulunması
● Cinsel ilişki sırasında sancı duyulması
● Oral yolla temas kuranlarda boğazda, anal yolla temas kuranlarda anüs etrafında ağrı
● Gözlerde ve ciltte sararma
● Ateş ve vücutta ağrılar
● Cinsel organlarda ve vücutta yaygın kaşıntı
● Sıradışı enfeksiyonlar

HASTALIKLAR
En sık rastlanılan hastalıklar şöyledir :
● Aids
● Bakteriyel Vajinozis
● Epididimit - Orşit
● Genital Kondilemler - Üreme organı siğilleri ve deri kabarıklıkları
● Genital Ülser Hastalıkları
○ Genital Herpes – Uçuk
○ Granüloma Inguinale – Donovanozis
○ LGV – Lenfogranuloma venerium
○ Sifiliz – Frengi
○ Şankroid – Yumuşak çıban
● Gonore - Belsoğukluğu
● Hepatit B
● HPV – Human Papülloma Virüsü
● Kandidiazis - Mantar
● Klamidya - Klamidyoz
● PID – Kasık içi iltihaplanması – Pelvik Inflamatuar
● Trikomoniyazis

AIDS - AKKİZ İMMÜN YETMEZLİK SENDROMU
Aids, Edinilmiş Yetersiz Bağışıklık Sistemi Sendromu olarak Türkçe’ ye çevrilmiştir. İlk olarak 1981 yılında ABD’ de keşfedilmiştir. 1981 yılında ABD’ de 316 kişinin aidse yakalandığı bilinmektedir. Günümüze kadar aidsten 225.000 kişinin öldüğü kaydedilmiştir. WHO’ nun açıklamalarına göre 15 milyon kişi HIV virüsü taşımaktadır. Halen kesin olarak bilinen bir tedavi yöntemi bulunmamaktadır. Korunmak, bu tehlikeli ve ölümcül virüsün yayılmasını önlemek için uygulanılabilecek tek yoldur. Aidse neden olan virüs, ilk defa 1983 yılında Dr. Luc Montagnier tarafından kaydedilmiştir.
HIV ( vücut bağışıklık sistemi virüsü ), insan vücudunun hastalıklara karşı direncini sağlayan bağışıklık sistemini etkisiz hale getirmektedir. Bağışıklık sisteminin etkisiz hale gelmesi, onun virüsten etkilenmeden önce kolayca başedebildiği hastalık mikroplarıyla artık çarpışamayacak duruma gelmesi demektir. Bu da basit bir enfeksiyonun bile ölümcül hale gelmesine sebep olabilir. İnsan vücudu, bir defa HIV ile enfekte olmuşsa artık bu virüsün yokedilmesi ya da vücuttan atılması mümkün değildir. Fakat virüsün etkilerine engel olmak için birtakım ilaçlar geliştirilmiştir. Bunlardan ilki ve en çok bilineni, AZT (Zidovudine) adı verilen ilaçtır. Bu ilaç, virüsün çoğalmasını, virüsün belirtilerinin görülmesini engellemekte ve hastanın yaşamının az da olsa uzamasına neden olmaktadır.
Virüs, doğrudan beyin hücrelerine etki ederek zihinsel ve fiziksel denge sorunlarına neden olabilir. Hastalık bulaştıktan sonra ortalama 3 - 6 ay sonra HIV' a karşı antikorlar oluşur. Ancak, bu antikorlar HIV' ı öldüremezler. HIV vücuda girdikten 5-10 yıl sonra ortaya çıkabilir.



Aids hastaları, şakınlık, hafıza kaybı, denge kaybı, kekeleme, felç gibi problemeler oluşturabilen bazı enfeksiyonlardan kolayca etkilenebilirler. Bu problemler beynin direk olarak HIV ile etkilenmesinden yada texaplasmosis adı verilen bir hastalıktan kaynaklanmaktadır. Görülen diğer hastalıkların HIV enfeksiyonu taşımayan kişilerde görülmesi çok nadirdir.
Belirtiler : Aidsin belirtileri, zayıflamış bağışıklık sistemine özgü belirtilerdir. Bu yüzden bunlar, aidsin spesifik belirtileri değildir.
► Fiziksel ve zihinsel aktiviteleri etkileyen, sebebi açıklanamayan aşırı bir yorgunluk ve halsizlik
► Diet gibi herhangi bir aktivite sözkonusu olmadan iki aydan kısa bir sürede 7 – 10 kilo kaybı
► Birkaç haftanın sonunda ateşin oldukça yükselmesi
► Geceleri aşırı derecede terleme
► Vücuttaki salgı bezlerinin kabarması – lenfadenopati ve buna bağlı olarak boğaz ağrısı
► Dilin üzerinde ve ağız içinde beyaz noktalar ya da lekelerin oluşması
► Israrla devam eden ishal
► Herhangi bir solunum enfeksiyonuyla meydana gelen uzun süren kuru öksürük ve nefes darlığı
► Deri üstünde ya da altında oluşan leke ve şişliklerin meydana gelmesi
► İştah azalması
► Eklem yerleri ve kasıklarda ağrı
► Tüberküloz, zana ve akciğer hastalıkları
► Ağız ve boğazda iyileşmeyen ya da sık sık tekrarlayan aftlar
► Cinsel organlarda uzun süre iyileşmeyen yaralar
► Tekrarlayan enfeksiyonlar
Bulaşma Yolları
1) Bulaşma riski yüksek olan aktiviteler :
■ Prezervatifsiz anal ya da vajinal ilişki. Birey, aids hastası olmayan partneri ile olan karşılıklı monogami ilişkisi dışındaki ilişkilerden kaçınarak korunabilir. Cinsel ilişki sırasında, erkeğin penisinin veya kadının salgısının diğer eşin ağzı, vaginası veya anüsüyle teması, bulaşmaya neden olabilir.
■ Oral veya anal seks. Oral seksin, seksüel birleşmeden daha az riskli olmasına rağmen ağızdaki bir kesikle meni veya vajinal boşalma sırasında oluşan sıvılardan virüs bulaşması mümkündür.
■ Uyuşturucu kullanaların şırıngalarını paylaşmaları, virüs bulaşma riskini yükseltir.
■ Aids hastası bir kadının hamile kalması. Bu durumda hastalık doğmamış bebeğe bulaşacaktır. Virüs, anne sütüyle de geçebilmektedir.
■ Kan nakli. Virüs taşıyan kişiden alınan kan, organ, doku vb. ile virüs bulaşabilir.
■ Virüs taşıyan kişinin spermiyle suni döllenme.
2) Bulaşma riski orta derecede olan aktiviteler :
■ Derin öpücük. Normalde, öpücükle virüsün bulaşmadığı bilinmektedir. Ancak öpüşme esnasında veya önceden oluşmuş bir açık yaradan virüsün kan dolaşımına girmesi mümkün olabilir.
■ Prezervatifle yapılan vajinal birleşme. Latex prezervatiflerin labaratuar ortamında % 100 etkili olduğunun saptanmasına rağmen, normal yaşamda bu etkinin daha az olduğu düşünülebilir. Bu nedenle prezervatif dahi kullanılsa % 2’ lik bir virüs bulaşma riski olasıdır.
■ Prezervatifle yapılan anal birleşme. İlişkiler sırasında düzenli prezervatif kullanılması, riski büyük ölçüde azaltmaktadır. Ancak, anal birleşme esnasında prezervatifin yırtılma veya delinme olasılığı fazladır. Bu nedenle prezervatif dahi kullanılsa, anal ilişki sırasında virüs bulaşma riski vardır.
3) Bulaşma riskinin hiç olmadığı aktiviteler :
Kuru öpücük, mastürbasyon, korumalı oral seks, dokunma, solunum ve günlük yaşam aktiviteleriyle ( tuvalet, yüzme havuzu, banyo, tabak ya da bardak, giysi, sarılma, tokalaşma vb. ) hiçbir zaman aids bulaşmaz.
Testler
HIV enfeksiyonunu teşhis eden birçok test geliştirilmiştir. Bunlardan üç tanesi; ELISA, IFA ve Western Blot testleridir. Testler, vücut bağışıklık sitemindeki virüs mevcudiyetini araştırmaktadır. Her üçü de virüs konusunda kesin sonuçlar verebilmektedir.


Test sonucunun pozitif çıkması vücutta virüsün varlığına işarettir. Fakat bu sonuç kişinin aids olduğunu göstermez. Negatif test sonucu vücutta virüs bulunmadığı anlamına gelmektedir. Kişi aidse yakalanmış ise vücudunda HIV virüsü mevcut demektir. Vücudunda HIV enfeksiyonuna rastlanan bireyler aşağıdaki üç kategoriden birisine dahil olmuş demektir :
· HIV ile enfekte olmuş insanların bazıları hiçbir zaman kendilerini hasta hissetmeyebilirler. Fakat onlar da virüsü seksüel birleşme ya da diğer yollarla başka insana bulaştırabilirler. Bu insanlarda bulunan enfeksiyona belirtisiz enfeksiyon, bu tür insanlara da taşıyıcı adı verilmektedir. Bu insanlar hiç bir zaman virüsün enfeksiyonundan etkilenmez, ancak sadece bulaştırıcı etmen rolü oynarlar.
· HIV enfeksiyonu görülen insanların bazılarında hafiften şiddetliye doğru gelişen belirtiler görülebilir. Fakat bunların aids teşhisi için bir kriter oluşturabilecek şekilde toplanması mümkün olmayabilir. Çünkü bu tür hastalar aids virüsü tarafından meydana getirilen hastalıklardan birini taşıyor olabilirler. Bu hastalar için kesin bir aids teşhisi koymak mümkün değildir.
· Virüs enfeksiyonunu taşıyan ve hastalığın tüm belirtilerinin tamamını gösteren hastalar da olabilir. Bu hastalar artık aidslidir ve yaşamlarını uzatabilmek için tedavi olmalıdırlar.
Aids Hastalığının Ruhsal Boyutu Ve Hiv(+) Hastaya Yaklaşım
Aids ve aynı virüsün meydana getirdiği diğer hastalıkların belirlenmesinde ve tedavisinde birçok zorluk çekilmiştir. Bunlardan biri bu hastalıklardan birine yakalanmış bir kişiye aids hastası gibi davranılmasıdır. Her ne kadar yardıma muhtaç olsalar da bu tutum yanlıştır. Bir diğeri ise hastanın psikolojik durumudur. İnsanların aidsli hastalara yaklaşmaması ve dışlaması yanlış bir tutumdur. Bu nedenle insanların bu konularda korkutulması ya da yersiz bir kaygıya neden olunması çok yanlıştır.
Hastalık, HIV(+) olan kişi ile birlikte, o kişinin ailesini, çalışma arkadaşlarını, yaşadığı çevreyi ve tüm toplumu etkileyen önemli bir sorundur. Bu nedenle hastalığın ruhsal, nörolojik ve sosyal açıdan önemli etkileri vardır. Nörolojik belirtilerin dışında HIV(+) hastalarda sık görülen çeşitli ruhsal bozukluklar vardır. Bunların en sık karşılaşılanı depresyondur.
Depresyon : Aids hastalarında normal populasyondan %40 daha fazla görülür. Aids hastalarında tanı koymada zorluklar vardır. Somatik yakınmaların depresyona mı yoksa hastalığa mı ait olduğunu ayırt etmek zordur. Psikiyatrik semptomlar hasta ve çevresi tarafından hastalığın bulgusu olarak algılanabilir. Ayrıca çoğunlukla tek psikiyatrik tanı olmaması da tanı koymayı zorlaştırır. Depresyon daha çok ilk tanı konulduğunda ve demansın başlangıcında yoğunlaşmaktadır.
Bunaltı Bozuklukları : %2-38 oranlarda görülmektedir. Genellikle diğer durumlara eşlik eder. İntihar Girişimi : İntihar riski normal kontrollerden 10 kat fazladır. Depresyon, demans, deliryum, eşcinsellik ve madde kullanımı riski arttırmaktadır. HIV(+) olduğunu öğrendikten sonra ve yakın bir zamanda aidsli bir arkadaşın kaybından sonra ihtihar oranları artmaktadır. Hastalıkta dalgalanmalar, sosyal çıkmazlar, maddi sorunlar riski arttırır. Madde Kullanımı : Genellikle madde kullanımı hastalık öncesi döneme dayanır. Hastalıkla birlikte başetme yöntemi olarak madde kullanımı artabilir.
Aids hastalığını doğası nedeniyle daha test sonucu kişinin eline geçmeden özel yaklaşım gerektiren bir hastalıktır. Kişiye HIV(+) olduğu haberi verilirken sadece bir hastalık tanısı söylenmemektedir. Gerçekte verilen haber; tedavisi olmadığı için öleceği, kalan yaşam süresini fiziksel yetersizlikler ve diğer enfeksiyon benzeri ek sorunlarla mücadele ederek geçireceğini, ailesi, en yakın arkadaşları, iş çevresi ve tüm toplum tarafından red edilme olasılığının çok yüksek olduğunu, hastakığı başkalarına bulaştırmış olabileceğini bulaştırmadıysa da riskin büyük olduğunu veren bir haberdir. Tanıyı öğrenmeyi genellikle şaşkınlık ve inkar izler. İrrasyonel korkular ve panik oluşur. Hastalık hakkında çok bilgileri olmayan, ancak tedavi edilemediği ya da ölümcül olduğunu duydukları, üstelik ölüme giden yolunda acılı ve zor olacağını öğrenen hastalar, tanıyı kabul etmeyerek hiçbir şey yokmuş gibi davranabilirler. Hastalığın inkarı diğer kronik ve ölümcül hastalıklarda sadece hastalığın tedavisinde gecikmeye yol açabilirken, aids hastasının hasta olduğunu kabul etmemesi ve yaşamını sağlıklı bir birey gibi sürdürmesi hastalığın diğer kişilere bulaşmasına neden olabilmektedir. Bu devreyi de üzüntü ve depresyon izler. Daha sonra gelmesi beklenen evre hastalığı kabullenmedir. Tanının öğrenilmesi ile başlayan çevrenin tepkileri, hastalığın bulaşacağı korkuyla uzaklşmaları depresyonu arttırmaktadır.



Cinsel partnerin ya da aynı yaşam tarzını paylaştığı arkadaşların kaybı yasla birlikte depresyonun derinliğini etkiler.
Tedavi
Bugün HIV enfeksiyonlarına karşı halen etkin bir tedavi bulunamamıştır. Bu alanda en çok denenmiş olan, virüsün çoğalmasına engel olarak etki eden, 1986’ dan beri kullanılan AZT (Retrovir®) ilacıdır. Bu ilacın aslında beklenen yaşam süresini uzatmadığı, hastanın sadece aids basamağına daha geç ulaşmasını sağlayabildiği görülmektedir.
2) BAKTERİYEL VAJİNOZİS
Sadece kadınlarda görülen bir hastalıktır. Kokulu, grimsi ve yapışkan vajinal akıntı vardır. Pelvis ( leğen kemiği iç bölgesi, kadın üreme organlarının bulunduğu bölge ) içi iltihaplanma görülür. Hamile kadınlarda ise prematüre ve düşük kilolu doğumlara rastanır. Sadece cinsel temas yoluyla bulaşmaz. Antibiyotiklerle kısa sürede tedavisi münkündür.
3) EPİDİDİMİT – ORŞİT Testislerde şiddetli ağrı ve aniden gelişen şişlik görülür. Üretral akıntıya da rastanabilir.
4)GENİTAL KONDİLEMLER – ÜREME ORGANI SİĞİLLERİ VE DERİ KABARIKLIKLARI Dış üreme organlarında, haznede, makat ve idrar kanalının dışa yakın kısımlarında görülen, ağrısız, karnıbahar görünümünde et kümeleri belirtisi taşır. Tedavi edilmezse kümeler büyüyerek çevre organlara zarar verir. Tedavi süresince cinsel ilişkide bulunulmaması veya kondom kullanılması önerilir. Siğiller tedavi edilse de virüs kalıcıdır ve tekrar ortaya çıkabilir. Doğum yolunu, idrar kanalını, makatı tıkayabilir. Doğum sırasında anneden bebeğe bulaşabilir ve bebeğin solunum yolunda siğiller oluşarak solunum sıkıntısına yol açabilir. Lazer ya da özel ilaçlarla siğiller yakılabilir. Cerrahi müdahele gerekebilir.
5) GENİTAL ÜLSER HASTALIKLARI
a) GENİTAL HERPES - UÇUK : HSV’ nin ( herpes simpleks virüsü ) neden olduğu iki şekilde görülen bir hastalıktır. Oral tip, ağız çevresinde yara tarzı lezyonlar oluştururken, genital tip benzer lezyonu genital bölgede oluşturur. Lezyonlar, kalıcı lezyonlar değildir ancak tekrarlayabilirler. İlk enfeksiyon oldukça ağrılı ve kaşıntılıyken, ikinci ve sonraki enfeksiyonlarda daha hafif belirtiler gözlenir. İki tip de deriye temasla, masum öpücükle, cinsel temasla bulaşabilir. Bulaşma için yarayla temas şarttır. Kadınlarda rahim ağzında, erkeklerde idrar yollarında rahatsızlıklara rastlanır. Virüsle ilk kez karşılaşma sonucu gelişen genital uçukta ateş, bulantı, baş ağrısı, yorgunluk, kas ve eklem ağrıları gibi belirtilerden sonra veya bu belirtiler hiç olmadan, kadınlarda dış ve iç cinsel organlarda, erkeklerde peniste kızarıklık, siğiller, şişlik, yaygın veya gruplar halinde içi su dolu kabarcıklar ortaya çıkar. Bu kabarcıklar kısa sürede ağrılı, yüzeyel yaralara dönüşür. Hastada idrar yaparken yanma, ağrı ve akıntı olabilir. Virüs, sinir hücrelerine yerleşir. Burada ömür boyu kalır. Zaman zaman reaktive olarak hastalığa özgü bulgular verir ve yine inaktive olur. Genital Herpes, gebelik ve doğum sırasında bebek için ciddi tehlikeler yaratabilir. kesin tedavisi yoktur. Dış belirtileri giderici tedaviler uygulanmaktadır. Temizlikle bulaşmanın önüne geçilebilir. İlaç yardımıyla yara ve ülserlerin yayılımı önlenebilir. Erken tanı ve tedaviyle, hastalığın şiddeti ve acısı azaltılabilir. İdrar yollarında hastalıklara, menenjite, kadınlarda rahim ağzı kanseri ve düşüklere neden olur. Bebeklerde gözleri, deriyi ve sinir sistemini etkiler, ölüme neden olabilir. HIV bulaşma riskini artırır.
b) GRANÜLOMA İNGUİNALE – DONOVANOZİS Etken, hastalıkla aynı adı taşıyan bakteridir. Tipik olarak enfekte kişinin derisinin altında şişlikler oluşur. Daha sonra şişlikler, ağrısız et kırmızısı ülserlere dönüşürler.


c) LGV – LENFOGRANULOMA – VENERIUM Etken, hastalıkla aynı adı taşıyan bakteridir. Penis veya vulvada küçük, genellikle ağrısız papüler ve kasıkta bezeler görülür. Bunlar, daha sonra açılarak birçok fistül oluşturur. Tedavi edilmezse lenf yolları tıkanır.
d) SİFİLİZ – FRENGİ Dolaşım ve sinir siteminde kalıcı harabiyetlere sebep olan frengi, 2. Dünya Savaşı’ ndan sonra keşfedilen güçlü antibiyotikler sayesinde büyük ölçüde önemini yitirmişken, aidsin yaygınlaşması ve frengi ile HIV enfeksiyonu arasında ilişki olması nedeni ile yeniden ilgi odağı haline gelmiştir. 1995 yılı WHO tahminlerine göre her yıl yaklaşık 12 milyon kişi hastalığa yakalanmaktadır. Hastalık en sık Güney ve Güneydoğu Asya'da görülmektedir. Sosyo-ekonomik düzeyi düşük toplumlarda daha sık görülmektedir.
Hastalık, Troponema Pallidum bakterisi tarafından yapılır. Hala, bu mikroorganizmayı üretebilecek bir kültür ortamı bulunamamıştır. Tedavi edilmediği takdirde, virüs, vücuda yayılarak birçok organda hasara neden olur. Cinsel temasla veya yara yerinden bulaşan ciddi bir bakteriyel hastalıktır. En sık heteroseksüel ya da homoseksüel cinsel ilişki ile bulaşır. Bir diğer bulaşma yolu ise enfekte kan ve kan ürünleri ile temastır. Birçok kişinin kullandığı iğneler, uyuşturucu bağımlılarında hastalığın kolayca yayılmasına olanak sağlar. Kan yoluyla dağıldığından hayati organlara büyük zararlar verebilir. Gebelik veya doğum sırasında, anneden bebeğe geçebilir. HIV bulaşma riskini artırır. Ortalama 21 günde belirtilerini verir. Hastalık; penis, vajina, anüs ya da ağız yolu ile bulaşır. Hastalıkta bir veya daha fazla sayıda, sert, ağrısız şankır adlı yaralar oluşur. Bu yaralar, genelde bakterinin ilk bulaştığı cinsel organlar etrafında oluşur. Mikrop, daha sonra kan yolu ile tüm vücuda yayılır. Kasık ve boyun lenf bezleri şişebilir. Tedavi edilsin, edilmesin şankır, birkaç hafta içinde kendiliğinden kaybolur. Tedavi görmeden yaraların iyileşmesi hastalığın iyileşmesi anlamına gelmez. Bu devrede tedavi edilmeyen hastalarda hastalık ilerler. Hastalık şankır döneminde tedavi edilmez ise, yaraların ortaya çıkışından itibaren 3-6 hafta içerisinde, ellerde, ayaklarda ve vücudun diğer kısımlarında kırmızılıklar oluşur. Bu kırmızılıkların olduğu bölgelerde de bakteri bulunmaktadır. Tedavi edilmeyen vakalarda dahi, bu belirtiler kendiliğinden kaybolabilir. Frenginin ikinci dönemi olarak bilinen bu dönem 1-2 yıl sürebilir. Tedavi edilmezse kalp ve beyin hastalıklarıyla birlikte felç ve ölüme yol açabilir. Hastalık, evreler halinde ilerler ve her evrede değişik bulgular verir. Devreler, primer sifiliz, sekonder sifiliz, latent (sessiz) sifiliz ve tersiyer sifilizdir.
Belirtiler
● El ayasında veya ayak tabanında renksiz lekeler veya çizgiler ● Deri lezyonları ● Ağız ve boğazda tahriş ● Saç kaybı
Tedavi
Tedavisinde antibiyotikler kullanılır. Penisilinle de tedavi edilebilir. % 100 tedavisi erken teşhisle mümkündür. Tedavinin başlangıcından genellikle 24 saat sonra bulaştırıcılık kaybolur.
e) ŞANKROİD – YUMUŞAK ÇIBAN Etken, dukrey basilidir. Gelişmekte olan birçok ülkede genital ülserlerin en sık nedenidir. Ağrılı, kirli beyaz renkli ülserlerdir. Genellikle yaraya yakın kasıkta oluşan şişlikler zamanla büyür ve içindeki iltihap akar. HIV bulaşma riskini artırır.



Belirtiler
●Üreme organları ve anüs çevresinde ağrılı ülsere neden olabilecek, ağrılı yaralar.
● Ağrılı idrar, vajinal akıntı ya da kanama.
● Kasıklarda şişkinlik.
Tedavi Antibiyotik kullanımıyla tedavi edilebilir. Yaraların iyileşmesi aylar alsa da, tedavisi kolaydır.
6) GONORE – BELSOĞUKLUĞU Gonokok adlı bakterinin neden olduğu gonore, en sık rastlanılan CTBH’ den biridir. Tedavi edilmezse özellikle kadınlarda önemli sağlık sorunlarına neden olur. Erkeklerde sıklıkla üretrit , kadınlarda servisit yapan bir hastalıktır. 1995 yılı WHO’ nun tahminlerine göre her yıl yaklaşık 62 milyon kişi hastalığa yakalanmaktadır. Hastalık, en sık Güney ve Güneydoğu Asya'da görülmektedir. Özellikle cinsel yönünden aktif gençleri hedef alması ve tedavi edilmezse ilerleyerek kısırlığa yol açmasından dolayı çok önemlidir. Düşük sosyo-ekonomik düzey, çokeşli cinsel yaşam, cinsel aktivitenin erken yaşta başlaması, hastalığın saklanması bazen de belirti vermeden seyretmesi nedeniyle yayılımı çok fazladır. Genellikle mikrop bulaştıktan sonra 10 gün içinde hastalık belirtileri ortaya çıkmaktadır.
Belirtiler Erkeklerde; idrar yollarında, makat içinde ve boğazda iltihaplanma, döl yollarına sıçraması durumunda, testislerde şişlik ve kısırlık, peniste akıntı, idrar yaparken yanma ve ağrı, sık sık ve az miktarda idrara çıkma.
Kadınlarda; vajinal akıntı, kasıklarda ağrı, idrarda güçlük, sık idrara çıkma, düzensiz kanamalar, cinsel organdan gelen sarı ve kıvamlı sıvı, kronik karın ağrısı, idrar yapma esnasında ağrı ve yanma hissi, boğaz ağrısı, kasık bölgesinde ağrı. Enfeksiyon, üst üreme yollarına yayılıp pelvik iltihaplanmasına neden olabilir. Tedavi edilmezse, karışıp eklemleri, kalbi ve beyni etkileyebilir. Hamileler, hastalığı bebeklerine geçirebilirler. Bebeklerde körlüğe varabilecek önemli göz rahatsızlıkları ortaya çıkabilir. HIV bulaşma riskini artırır. Kadınlarda eğer tedavi edilmezse PID, dış gebelik ve kısırlığa neden olabilir.
Tedavi
% 100 tedavisi erken teşhisle mümkündür. Antibiyotik kullanımıyla tedavi edilebilir. Tedavi edilen hastaların eşlerine de aynı tedavi uygulanmalıdır. Birçok bölgede penisilinler, gonore tedavisinde etkili olmamaktadır. Hastalık tedavi oluncaya kadar cinsel ilişkiden kaçınmak gerekir. Gonore, tedavi edilmediğinde kadında önemli sağlık sorunlarına neden olur. Yumurta kanallarının iltihaplanması sonucu kısırlık, dış gebelik gelişebilir. Erkek hasta tedavi edilmediğinde meni yollarında iltihap ve bunun sonunda da kısırlık ortaya çıkabilir.

HEPATİT B
Hepatit B, hepatit B virüsünün (HBV) meydana getirdiği bir enfeksiyon hastalığıdır. Virüsün karaciğere yerleşip çoğalarak karaciğeri tahrip etmesi ile ortaya çıkar ve bulaşıcıdır. Önemli bir sağlık sorunudur. Bugün Dünya'da yaklaşık 2 milyar kişinin Hepatit B'ye yakalandığını biliyoruz. Bunun yanında 350 milyon kişi bu virüsü kronik olarak taşımaktadır. Türkiye'de ise her 3 kişiden yaklaşık biri virüs ile karşılaşmıştır ve her 10 kişiden biri Hepatit B virüsünü taşımakta ve bulaştırmaktadır. Hastaların %75-80'inde hiçbir belirti görülmez. Hepatit B, hafif ve belirti vermeyen bir enfeksiyondan, karaciğer kanseri gibi daha ağır karaciğer hastalıklarına kadar değişebilen çeşitli tablolara neden olabilir.
En riskli gruplar
● Uyuşturucu bağımlıları
● Cinsel yaşamı aktif insanlar ve birden fazla kişi ile cinsel ilişkisi olanlar
● Virüsü taşıyan biriyle cinsel ilişkiye girenler ve aynı ortamda yaşayanlar



● İşi gereği kanla temas içinde olan kişiler ve sağlık personeli
●Enfekte annelerden doğan çocuklar
● Kan ve kan ürünlerini kullananlar
●Toplu halde ( okullar , kreşler , kışlalar , yurtlar , huzurevleri ... vb. ) yaşayanlar .
Hepatit B’ nin Doğal Seyri Nasıldır?
Hepatit B enfeksiyonu, çeşitli şekillerde seyredebilir. Akut hepatit, genellikle kendiliğinden iyileşen, iyi huylu bir enfeksiyondur ama hastaların bir bölümünde kronik hepatit B yönünde ilerler. Kronik hepatit B, aralarında siroz, karaciğer yetmezliği ve karaciğer kanserinin de olduğu daha ciddi durumlara neden olabilir. Karaciğer kanseri vakalarının %75-90’ı, kronik hepatit B sonucudur.
"Hepatit B Virüsü Taşıyıcılığı" Ne Demektir?
Bu virüs ile temas eden her 10 bebekten 9'u ve her 10 erişkinden 1'i belirli bir süre sonunda mikrobu vücudundan atmayı başaramaz. Bu durumda kişi virüsü yaşam boyu vücudunda "taşıyacak" ve etrafa yayacaktır. Ancak taşıyıcılarda hastalık durumu farklılık gösterir.
Hepatit B'de risk birçok bulaşıcı hastalıktan çok farklıdır, çünkü kronik hepatitlilerin %25'i primer karaciğer kanseri ve siroz nedeniyle ölmektedir, çünkü Hepatit B tüm dünyadaki primer karaciğer kanserlerinin %60-80'inden sorumludur ve primer karaciğer kanserleri kanser ölümleri içinde ilk üç sırada yer almaktadır. Hepatit B virüsü sigaradan sonra bilinen en yaygın kanserojendir.
Belirtileri
● Düşük derecede ateş
● Aşırı halsizlik ve yorgunluk hissi ve adele ağrısı
● İştah kaybı , bulantı ve kusma
● Karın ağrısı ve karaciğer bölgesinde hassasiyet
● Koyu renkli idrar, açık renk dışkı
● Deride, göz aklarında sararma
Belirtiler görülmese de, ileride karaciğer büyümesine yol açabilir. Hepatit B virüsü karaciğer iltihaplanması ve buna bağlı olarak ölüme de neden olabilir.
Hepatit Nasıl Bulaşır?
Hepatit B kan yoluyla ve sıklıkla da yakın temas ile bulaşır. Derideki bir çatlak ya da açık yarayla temas eden kan ya da tükrük hastalığın bulaşması için yeterli olabilmektedir. Sperm, vajinal salgı gibi yollardan da bulaşabilir. Enfekte kanın bulaştığı kesici aletler yoluyla da virüs geçebilir ( örneğin dövme, piercing, şırınga, jilet, törpü veya ısırık ). Virüs vücudun dışında en az 7 gün kuru yüzeyde yaşayabilir ve HIV’ dan 100 kez daha bulaşıcıdır. Dünyada CTBH’ lerin en hızlı yayılanıdır. Hepatit B virüsü ile temas eden herkes hastalık bulgularını göstermeyebilir. Virüsle temas eden her 10 kişiden birinde vücut virüsü yenemez ve virüs bir biçimde çoğalmaya devam eder. Taşıyıcı olarak nitelenen bu insanlar kendilerini sağlıklı hissetmelerine rağmen çevreye virüs yayarlar. Zaman içinde karaciğer yetmezliği, siroz ve karaciğer kanseri gibi hastalıkların gelişmesiyle hayatlarını kaybederler .
Hepatit B’ye yakalanıp yakalanmadığını anlamanın tek yolu kan tahlili yaptırmaktır. Test virüsün kuluçka döneminde pozitif çıkmaz..
Hepatitin Tedavisi Nasıldır?
Kesin tedavisi yoktur. Zaten bazı özel durumlar dışında bir tedavi yöntemi uygulanmasına gerek yoktur. Hastaya dinlenme önerilir. Herhangi bir perhiz verilmez. Vücudu güçlendirici tedavi, hastalığın zararını azaltır. Korunmak için etkili aşı da vardır.

8) HPV – HUMAN PAPILLOMA VİRÜSÜ
Cinsel organlar ve çevresinde siğil benzeri oluşumlara neden olan bu virüs kadınlarda serviks (uterus girişi) kanserlerinin de önemli sebeplerindendir.
9) KANDİDİAZİS – MANTAR Mantar enfeksiyonları başta candida’lar olmak üzere çeşitli mantar türleri tarafından oluşturulan ve sık görülen CTBH’ dendir. Gebelerde, antibiyotik, doğum kontrol hapı ve bağışıklık sistemini baskılayan ilaçları kullananlarda, şeker hastalarında, ayrıca dar ve naylon çamaşır tercih

edenlerde sık görülürler. Mantar enfeksiyonları kadınlarda dış cinsel organlar ve vajinada, erkeklerde ise peniste iltihap oluştururlar. Başlıca yakınmalar; idrar yaparken ağrı, cinsel organlardan beyaz ve peynirimsi kıvamda akıntı, cinsel ilişki sırasında ağrı, üreme organlarında kaşıntı ve yanma, ağrılı idrar ve cinsel ilişkidir. Mantar enfeksiyonlarının tanı ve tedavisi kolaydır. Hasta kişilerle birlikte cinsel eşlerin de tedavi edilmeleri gerekir. Mantar önleyici ilaçlarla kısa sürede tedavi edilebilir.
10 ) KLAMIDYALAR – KLAMIDYOZLAR Chlamydia trachomatis adı verilen bakterinin neden olduğu, cinsel yolla bulaşan bir hastalıktır. En sık rastlanan CYBH'tır . WHO’ nun 1995 yılı tahminlerine göre, her yıl yaklaşık 89 milyon kişi buna yakalanmaktadır. Tedavi edilmezse gerek kadın, gerekse erkekte önemli sağlık sorunlarına neden olur. Sosyo-ekonomik yapısı zayıf toplumlarda ve gençler de sık görülmektedir. Bu bakteri gözkapağının içinde, idrar yolu, dölyatağı ve dölyatağı borularındaki dış tabakayı hedef alır. Ayrıca rektum ve boğaz mukozasına da yerleşebilir. Klamidyalar, tedavi edilmediğinde özellikle kadınlarda üreme organlarına büyük zarar veren bir infeksiyon kaynağıdır . Belirtileri hafif olduğundan teşhisi zordur ve kişi bulaştırıcıdır. Sağlam kişinin mikrop ile teması sonrasından 1-3 hafta sonra belirtiler ortaya çıkar. Erkekte ve kadında değişik belirtilere yol açarlar. Erkeklerde Klamidya Erkeklerde penis enfeksiyonuna veya ağrılı ve şişmiş testislere yol açabilir. Klamidya bakterisi ile temas ettikten yaklaşık 7-21 gün içinde belirtiler başlar. Ancak klamidyoz pekçok kişide belirti vermez. Hastalık bulaştıktan sonra tedavi tamamlanıncaya dek bulaştırıcılık sürmektedir. Belirtileri bel soğukluğu belirtilerine çok benzediği için sıklıkla bu hatalıkla karıştırılır. Ancak bel soğukluğu tedavisine rağmen belirtilerde azalma olmuyorsa klamidyoz düşünülür. Belirtileri ● Ağrılı idrar yapma ve idrar yaparken yanma hissi ● Penisten akıntı ● İdrar yolunun penise açıldığı yerde kızarıklık ve şişlik ●Ağrılı cinsel ilişki ●Ateş Antibiyotik tedavisi ile sonuç genellikle yüz güldürücüdür. Eşler, birlikte tedavi edilmelidir. Tedavi edilmediği takdirde sperm yollarında iltihap ve tıkanma oluşturarak kısırlığa neden olabilir. Kadınlarda Klamidya Kadınların büyük bir bölümünde belirti vermez veya: ● Sık idrara çıkma ve idrar yapmada güçlük ● Vaginal akıntı ● Karın ağrısı ● Ağrılı cinsel ilişki ● Adet dışı kanama veya akıntı ● Ateş gibi belirtiler verebilir. Gebelerde enfeksiyon söz konusu olduğunda, erken doğum, yumurtalık ve rahim iltihaplanmaları, dış gebelik, sürekli olan kasık ağrıları, karın zarı iltihaplanmaları gibi ağır hastalıklar ortaya çıkabilir. Doğum sırasında hastalık anneden bebeğe geçebilir ve bebekte, göz iltihaplanmaları, pnömoni, bronşit, zatürre ve orta kulak iltihaplanmalarına yol açabilir. Tedavi Tedavi, antibiyotiklerle yapılır ve ana prensip eşlerin birlikte tedavisidir. % 100 tedavisi erken teşhisle mümkündür .Tedavi edilmediği takdirde PID, dölyatağı borusunun iltihap ve tıkanıklıklarına bağlı kısırlık, yine bu boruların tıkanmasına bağlı dış gebelik ve sonucunda ölümlere yol açabilir.


11) PID – KASIK İÇİ İLTİHAPLANMASI – PELVIK INFLAMATUAR PID, kadınlarda uterus, tüpler ve overlerdeki pelvik enfeksiyonların genel adıdır. Akut PID'de etkenler gonore, klamidya ve anaerobik bakterilerdir. Kadınlarda görülür. Ancak, genellikle hiçbir belirti görülmez. Yumurtalıkların zedelenmesi, kısırlık ya da ölüme neden olabilecek dış gebeliğe yol açabilir. İleride hastalığın tekrarlanması ve kronik kasık ağrıları da mümkündür. Belirtileri anormal vajinal akıntı, kasıklarda ağrı, zamansız adet kanamaları, titreme ve ağrılı cinsel ilişkidir. Tedavi Hastanın eşi de tedavi edilmelidir. PID' ın beraberinde getirebileceği diğer enfeksiyonlar da dikkate alınarak, birden fazla antibiyotik birlikte kullanılabilir.
12 ) PARAZİT HASTALIKLARI:
TRIKOMANIYAZIS
Cinsel yolla bulaşan parazit hastalıkları içinde en sık görülen Trichomonas vaginalis enfeksiyonlarıdır. Trichomonas vaginalis, kadın ve erkeklerin idrar ve üreme organlarında yaşayan bir parazittir. Trikomoniyaz hastalığına yol açar. Bu hastalık, bazı kadınlarda belirtisiz seyredebilir. Hastalık, doğum sırasında anneden bebeğe bulaşabilir. Bebekte de annedekine benzer belirtiler görülür. Genellikle kendiliğinden de geçer; ancak dikkat edilmezse prostata da bulaşarak kısırlığa yol açabilir. Belirtiler : Her iki cinsiyet için de az semptom verir. ● Sıklıkla köpüklü, yeşil ve kötü kokulu bir akıntı ile belli olan bir hastalıktır. ● Kadınlarda vajinal yanma, kaşıntı, kokulu ve zor idrar, ağrılı cinsel ilişki.
● Gebelerde premature doğumlara yol açabilir. Kadında tüplerde iltihaplanmaya neden olarak geçici kısırlığa yol açabilir.
● Erkeklerde ağrılı idrar, anormal akıntılar. Tedavi
Antibiyotikle tedavi edilebilir. Cinsel eşle birlikte tedavi olunmalıdır.
CTBH’ LERDEN KORUNMA
Güvenli seks, kişinin seksüel davranışlarını değiştirerek aidse ve diğer hastalıklara yakalanma riskini ortadan kaldırması olarak yorumlanabilir. Şüphesiz cinsel birleşmeden kaçınmak, hastalığın bu yolla size bulaşmasını engelleyecektir. Fakat çoğu insan hayatlarında seksüel davranışlardan bir ölçüde olsa kaçınmak yerine bunu farklı kişilerle farklı yollarla denemeye devam etmektedir.
Latex prezervatifler, enfeksiyonlara karşı korunmanın en etkin yoludur. Çünkü prezervatifler (kondom), virüsün bir kişiden diğerine geçmesini engelleyecek fiziksel bariyer görevi yaparlar. Prezervatifler ayrıca oral seks esnasında meydana gelebilecek riskleri azaltmak için de kullanılabilir. Prezervatif bir kez kullanılmalı ve ilişki sonrası çıkartıldıktan sonra poşete koyularak atılmalı ve eller sabunlu suyla yıkanmalıdır.
Sperm öldürücü krem, köpük ve fitillerin (spermisitler) de bazı mikroplara karşı kısmen koruyuculuğu vardır. Ancak bu maddeler tek başına korunmayı sağlamaz. Spermisitler ve kondom birlikte kullanılırsa korunma oranı artar.
Frengi, Hepatit B ve HIV için, kanla bulaşma yoluna dikkat edilmeli ve gerek kuaför ve berber salonlarındaki araç gerecin, gerekse eczane ve sağlık kuruluşlarındaki hizmet amaçlı araç gerecin temizliğinden emin olunmalıdır.
Yine çok bulaşıcı olan ve ölüme yol açan Hepatit-B virüsüne karşı aşılanma önemlidir.
Aidsin cinsel yolla bulaşmasını engelleyici önlemler, diğer cinsel yolla geçen hastalıkları
engellemekte de etkili yöntemlerdir. Bu nedenle aidsten korunma programları ile aslında sadece aidse karşı değil, diğer önemli komplikasyonları olan diğer bazı CTBH’ lerden korunma öğretilmiş olur.
CTBH’ lerden bireysel düzeyde korunmanın en etkili yolu hastalık riski taşıyan kişilerle (hayat kadınları, hayat kadınlarıyla birlikte olduğu bilinen kişiler, çok sayıda partneri olan ve olmuş kişiler) ilişkiye girmekten kaçınmaktır. Ancak şüpheli olmayan biriyle beraber olunduğunda da hastalık bulaşabilir.



Doğum kontrol hapları her gün bir tane alındığında, kadının yumurtalıklarından, yumurta hücresinin çıkması engellenmiş olur. Düzenli kullanılırsa gebeliğin önlenmesinde çok etkilidir. Rahim ve yumurtalık kanserine karşı korur. Bazı kadınlarda bulantı, kilo artışı, adetlerde azalma gibi önemsiz yan etkilere neden olabilir. Her gün hap almayı hatırlayabilecek olan kadınlar, adet kanamaları fazla miktarda olan ve aşırı ağrılı adet görenler, ilerde yeniden çocuk isteyenler için uygundur. 35 yaşından büyük ve sigara içen kadınlar, adetleri düzensiz olanlar, damar sertliği ve damar tıkanıklığı olanlar, tansiyonu yüksek olanlar, şeker hastaları, aşırı şişman kadınlar, felç geçirenler, sarılık geçiren kadınlar, emziren anneler için uygun değildir.
shewqi isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 10-13-2007, 23:18   #5 (permalink)
Administrator
 
shewqi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Sep 2007
Nerden: ANKARA
Yaş: 23
Mesajlar: 2.854
Tecrübe Puanı: 142
shewqi has a reputation beyond reputeshewqi has a reputation beyond reputeshewqi has a reputation beyond reputeshewqi has a reputation beyond reputeshewqi has a reputation beyond reputeshewqi has a reputation beyond reputeshewqi has a reputation beyond reputeshewqi has a reputation beyond reputeshewqi has a reputation beyond reputeshewqi has a reputation beyond reputeshewqi has a reputation beyond repute
Standart

Behçet Hastalığı

Genel Bilgiler
İlk kez 1937 yılında bir Türk doktoru olan Hulusi Behçet tarafından tanımlanmıştır. Tıp Dünyasında bir Türk doktoru tarafından tanımlanan nadir hastalıklardan birisidir.
Behçet hastalığının en tipik özelliği, ağızda tekrarlayan aft adı verilen yaralar olmasıdır.

Ağız yaraları
Ağız yaralarına hemen hemen her hastada rastlanır ancak % 1 - 3 gibi az bir kısım hastada ağızda yara şeklinde bir belirti görülmeksizin hastalığın diğer belirtileri görülebilir. Genellikle ağızdaki yaralar hastalığın ilk belirtileridir ve diğer belirtiler ortaya çıkmadan yıllarca aft yakınması bulunan hastalar az değildir. Behçetteki ağız yaraları, tekrarlayıcı basit aftlardan ayırd edilemez ise de çok sayıda olmaları ve daha sık nüks etmeleri gibi farklılıklar vardır. Behçette aftlar genellikle ayda bir veya birkaç kez tekrarlar ve bir kaç gün içersinde iyileşirler.

Cinsel Bölge Yaraları
Behçet hastalığının diğer bir belirtisi de genital bölgede tekrarlayan yaralardır. bu yaralar küçük, deriden kabarık kırmızılık veya sivilce halinde başlar ve bunu, çabucak zımba ile delinmiş görünümde ve yavaş iyileşen yaranın gelişmesi izler. Bu yaralar hemen her zaman yerlerinde iz bırakarak iyileşirler. Genital bölge yaraları aftlara göre sayıca daha az ve daha uzun sürede iyileşirler.

Deri Belirtileri
Behçet hastalığında, koltuk altları ve kasıklar gibi büyük kıvrım yerlerinde de benzer yaralara zaman zaman rastlanabilir.
1. Kırmızı ve ağrılı yumrular şeklinde oluşumlar.
2. Sivilce benzeri belirtiler.
3. Deri damarlarının hastalanmasıyla ilgili belirtiler.


Göz Belirtileri
En önemli organ tutulmalarından biri olan gözdeki iltihaplanma hastaların yarısında tespit edilir. Gözde kanlanma ve bulanık görme şeklinde kendini gösterir. Erkeklerde ve genç kisilerde göz belirtileri daha sık ve daha ağır seyrederken, kadınlarda ve yaşlılarda daha seyrek ve daha hafiftir seyreder. Göz belirtileri bazan körlüğe kadar gidebilir.

TANIMI :

İlk defa 1937 yılında bir Türk doktoru olan Hulusi BEHÇET tarafından teşhis edilen ve bu nedenle uluslararası tıp camiasında Behçet Hastalığı ya da Behçet Sendromu olarak adlandırılan hastalık; özellikle deri altı, göz, beyindeki kan damarlarının iltihaplanmasına yol açan, sebebi bilinmeyen. nadir görülen, bağışıklık sistemi ile ilgili bir hastalıktır.

Daha çok 30-40 yaşlarında ve erkeklerde görülür. Behçet Hastalığı başta Türkiye olmak üzere Çin’e kadar uzanan İpek Yolu üzerindeki ülke insanlarında diğer ülkelere nazaran daha sıkça rastlanmaktadır, fakat yine de dünyanın her yerinde Behçet Hastalığı görülmektedir. Dünya'da en çok Japonya, Türkiye ve İsrail'de görülür. ABD’de de yaklaşık 20.000 kişi Behçet hastasıdır. Bu sebeple hastanın ırkına ve bulunduğu ülkeye bakılmaksızın Behçet Hastalığı ihtimali mutlaka değerlendirilmelidir.

Behçet hastalığı bulaşıcı değildir. Her ne kadar hastalığın kalıtımsal olduğuna dair şüpheler olda da bu sav ispatlanmış değildir.

İki kardeşten biri Behçet hastası iken diğeri gayet sağlıklı olabilir.

BELİRTİ ve BULGULARI :

Behçet hastalığı kendine özgü belli bulguların varlığı ile teşhis edilir. Majör kriterler denen ve bu hastalıkta görülen belirti ve bulgular şunlardır:

- Ağızdaki tekrarlayan aftlar (aftöz ülserler)

- Göz belirtileri : İritis, iridosiklitis, hipopiyon

- Genital bölgedeki yaralar ve nongonakoksik üretrit

- Deri lezyonları : Eritema nodosum, yüzeyel tromboflebit,deride püstüller, deride paterjik reaksiyon

Behçet Hastalığı esas olarak bir damar iltihabıdır Bu nedenledir ki bulgular, damar iltihabının olduğu yere göre ortaya çıkar.

Bulguların tümünün aynı anda ortaya çıkması şart değildir. Bazı bulgular hastalığın ilk yıllarında yok iken birkaç sene sonra ortaya çıkabilir. Bu nedenle bulgular ortaya çıktıkça bir yerlere yazılması ve dökümante edilmesi önemlidir. Bir doktorun görmesi için örneğin deride çıkan yaraların fotoğrafı çekilebilir. Behçet Hastalığında görülen bazı bulgu ve belirtiler aynı zamanda Lupus, Lyme ve Crohn gibi hastalıklarda da görülebilmektedir. Behçet Hastalığı teşhisi konmadan önce diğer hastalık

olasıklıklarını dikkate almak ve değerlendirmek için kan testleri ve/veya biyopsiler yapmak gerekir. Teşhiste yararlı olan fakat Behçet Hastalığının kriteri olarak kabul edilmeyen diğer belirti ve bulgular ise şunlar olabilir;

- Subkutanöz tromboflebit

(deri yüzeyinin altındaki bir damarın enflamasyonu)

- Arteriel tromboz

(Derinin iyice altında yer alan bir damarın trombozu;

bunun sonucunda kanın pıhtılaşması)

- Epididimit (testisin üzzerinde yer alan epididim'in iltihabı)

- Arterial oklüzyon

- Merkezi sinir sisteminin tutulumu

(harekette veya konuşmada güçlük yaşanması gibi bulgular)

- Şiddetli baş ve boyun ağrısı (aseptik menenjit ihtimali)

- Eklem ağrıları veya artirit

- Hastanın ailesinde de Behçet Hastalığının olması

Bunların yanısıra aynı zamanda aşırı yorgunluk hissedilebilir; yorgunluk bir çok bağışıklık sistemi hastalığında olduğu gibi hastalığın bulgularını ağırlaştırabilir.

TEŞHİSTE KULLANILAN TESTLER :

Günümüzde Behçet hastalığı için kabul görmüş tek test paterji testidir. Steril saline çözültesinin deri altına enjekte edilmesinden

24-48 saat sonra bir papül yada püstül oluşması testin pozitif olduğunu gösterir. Testin sağlıklı olması için paterji testinin

aktif Behçet semptomları görüldüğü zaman yapılması gerekir. Yine de aktif semptomlar görülmesine rağmen paterji testinin sonucu pozitif olmayabilir. Paterji testinin pozitif çıkması tek başına Behçet teşhisi konması için yeterli değildir ve mutlaka diğer

belirtilerle birlikte değerlendirilmelidir. Test negatif çıksa bile, bir çok Behçet hastasında enfeksiyon sahasında enflamasyon

reaksiyonu görülebilir. Teşhis için kullanılan bir başka araç ise kan alınarak bakılan hastanın HLA doku tipinin araştırılmasıdır. Bazı HLA doku tipleri Behçet hastalarında daha sık görülmektedir. Bu tipler HLA-B5 ve HLA-51 dir (ve diğer çok görülen alt gruplar); fakat Behçet teşhisi konması için bu HLA tiplerinin olması şart değildir. Yeni yapılan çalışmalar MICA geninin (A6 allele) teşhis için HLA doku tiplerin daha da yararlı olduğunu ortaya koymuştur.

Şu an için Behçet teşhisi için özgül olarak kullanılan bir laboratuvar testi yoktur. Rutin (her hastaya yapılan) tahlillerden Sedimantasyon (kanın çökme hızı) bazı hastalarda hastalığın alevlendiği dönemlerde artmaktadır fakat bu durum tüm hastalar için genellenemez. Bazı enzim düzeyleri de değişikliğe uğramaktadır. Bir çok hastanın test sonuçları gayet normal çıksa da hastada ağır semptomlar görülebilir.

NEDENLERİ :

Behçet hastalığının kesin ve belirlenmiş bir nedeni henüz bulunamamıştır. Ancak bir çok uzman hastalığa yatkın insanlarda hastalığı başlatan (daha doğrusu tetikleyen) bir dış etki ya da virüslerden şüphelenmektedir.

TEDAVİ :

Hastalığın şu anda kesin bir tedavisi yoktur fakat çeşitli semptomları iyileştirmek için tedaviler bulunmaktadır. Örneğin ağızda çıkan yaraları iyileştirmek için kullanılan merhemler gibi. Siklofosfamid, Klorambusil, Azotiopirin gibi bazı immunosupressif (bağışıklığı baskılayıcı) ilaçlar tedavide denense de toksik (zehirli) etkileri nedeniyle devamlı kullanılamazlar.

Hazırlayanlar:

Dr Şahi Kuray

Ferruh Batı
--------------------
Behçet Hastalığı

Behçet Hastalığı veya Sendromu [H. Behçet, Türk dermatolog, 1889-1948] Nedeni bilinmeyen ve bir çok sistemi tutan bir hastalık, özellikle genç erkeklerde sıktır, ağız içi ve cinsel bölge yaraları, göz bozuklukları, eklem tutulması, tromboflebit ve bazı nörolojik bozukluklarla kendini gösterir.
Behçet Hastalığı birden fazla organ sistemini ilgilendiren, kronik ve kesin tedavisi olmayan bir hastalıktır. Ülkemizde oldukça sık görülür. "Behçet" ismi onu 1937 yılında ilk defa tanımlamış olan ünlü Türk bilim adamı Hulusi Behçet'ten gelmektedir.

Behçet Hastalığı özellikle ülkemizde ve Akdeniz ülkelerinde sık görülür.

Hastalığın temel belirti ve bulguları şöyledir:
Ağızda tekrarlayan aftlar (ülserler),
Genital bölgelerde (cinsel organ çevresinde) yara bırakan ağrılı ülserler,
Gözde üveit (gözün iç yapılarında iltihap)
Bunlara ilave olarak:
Eklem iltihapları (artrit)
Damar iltihapları (vaskülit)
Anevrizmalar
Pıhtılaşma eğilimi

Behçet Hastalığı hangi sorunlara yol açar?
Körlük: Tedavisi ihmal edilen kimselerde bir kaç sene içinde üveit ve retina damarlarındaki iltihapla birlikte körlük meydana gelir.
Nörolojik Sorunlar: Beyin ve meninkslerdeki lezyonlar sonucu ilerleyici felçler, kişilik değişiklikleri, menenjit ve demans gelişebilir.
Vasküler Hastalıklar: Damar iltihapları, anevrizmalar ve ölümcül anevrizma yırtıkları meydana gelebilir. Akciğerde vasküler tutulum olduğunda öksürükle birlikte kan gelebilir.

Behçet Hastalığı'nın TanısıTanı için herhangi bir laboratuvar incelemesi kullanılmaz. Tanı genellikle klinik olarak konur, yani şikayetler ve bulgular doğrultusunda konur. Ancak diğer hastalıkların olmadığından emin olmak için tetkik yapılabilir.

Tedavisi
Behçet hastalığının kesin tedavisi yoktur. Çünkü söz konusu yaygın inflamasyonuna neyin sebep olduğu bilinmemektedir. Fakat kolşisin, kortikosteroid ve immün süpresör ilaçlarla mevcut iltihabın ilerlemesi durdurulabilir. Ayrıca ağızdaki ve genital bölgelerdeki yaralara kolşisinin iyi gelmektedir.

Behçet hastalığının neden olabileceği sorunların takibi şarttır. Örneğin üveit için her 6 ayda bir göz doktoruna gitmek gerekir. Gastroenterologlar da şüphelenirlerse sindirim sistemindeki ülserler için endoskopi yapabilirler.

Medikal tedavinin -yani İlaçla tedavinin- yanı sıra eğer anevrizma gelişmise cerrahi müdahale de gerekebilir.

Sonuç olarak
Behçet hastalığı düzenli takiplerle kontrol altına alınabilen bir hastalıktır. Behçet hastalarının düzenli ilaç kullanmaları ve herhangi bir nedenle bir doktora gittikleri zaman Behçet hastası olduklarını söylemeleri gerekir.
shewqi isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 10-13-2007, 23:19   #6 (permalink)
Administrator
 
shewqi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Sep 2007
Nerden: ANKARA
Yaş: 23
Mesajlar: 2.854
Tecrübe Puanı: 142
shewqi has a reputation beyond reputeshewqi has a reputation beyond reputeshewqi has a reputation beyond reputeshewqi has a reputation beyond reputeshewqi has a reputation beyond reputeshewqi has a reputation beyond reputeshewqi has a reputation beyond repute